Barselona’nın dar ve limon kokulu sokaklarında, 3 Nisan 2002 sabahı dünyaya gözlerini açan Aria Lozano için dünya, her zaman büyüklerin gördüğünden daha renkli ancak bir o kadar da hassas bir yer olmuştu. Onun hikayesi, mantığın soğuk duvarları ile çocuksu ruhun sınırsız oyun bahçesi arasındaki o ince çizgide, kendi benliğini bulma çabasıyla başladı.
Aria’nın çocukluğu, evlerinin mutfağında un kokuları ve annesinin yumuşak sesiyle şekillenmişti. İspanyol bir ailenin kızı olarak, kalabalık akşam yemekleri hayatının merkezindeydi; ancak o, kuzenleri bahçede yüksek sesle top oynarken bile mutfak masasının altında kendine küçük bir dünya kurar, bebeklerine fısıltıyla masallar anlatırdı. Henüz on iki yaşındayken Park Güell’in gölgesinde yaşadığı bir olay, içindeki cevheri ilk kez dışarı vurdu. Elindeki dondurması yere düşen küçük bir kız çocuğunu gördüğünde, diğer çocuklar bu duruma gülüp geçerken Aria’nın içinde sanki kendi dünyası sarsılmış gibi bir sızı oluştu. Yanına gidip küçük kızın boyuna inmek için diz çöktü; sadece bir peçete uzatmakla kalmadı, onunla birlikte yere oturup hayali bir dondurma yeme oyunu başlattı. Empati, Aria için öğrenilen bir ders değil, karşısındakinin kalbine giden en doğal yoldu.
Zaman akıp lise yıllarına evrildiğinde, Aria yaşıtlarının dünyasına her geçen gün biraz daha yabancılaştı. Arkadaşlarının yüksek sesli müzikleri ve karmaşık aşk dramaları ona hep bir gürültü yığını gibi geliyordu. Bir masanın etrafında toplanıp kahkahalar atan akranlarının yanında, masanın en ucunda kendi iç dünyasına çekilirdi. Bu bir kibir değil, bireysel bir tercihten doğan sosyal bir geri planda kalma haliydi. Yetişkin maskeleri ona ağır geliyor, kendi yaş grubuyla kuramadığı bağı, mahalle parkındaki kum havuzunda unutulmuş bir oyuncağı temizlerken bulabiliyordu.
Üniversite kapıları açıldığında, Barselona Üniversitesi’ndeki Çocuk Gelişimi bölümü onun için bir sığınak oldu. Ancak bu dönemde, içindeki coşkunun mantığının önüne geçtiği o büyük hata yaşandı. Staj döneminde öğrencileri için büyük bir "Orman Macerası" etkinliği hayal etti. Adımları tek tek hesaplamak yerine o anki heyecanına kapıldı; ne hava durumunu kontrol etti ne de malzeme listesini hazırladı. "Çocuklar mutlu olsun, gerisi hallolur" diyerek çıktığı bu plansız yolda, aniden bastıran nisan yağmuru tüm el yapımı karton kostümleri çamura buladığında Aria’nın dünyası başına yıkıldı. Sevginin yanına sorumluluğun da eklenmesi gerektiğini canı yanarak öğrendi.
Mezuniyetinin ardından Barselona’da profesyonel iş hayatına heyecanla adım attı. Ancak burada, karakterinin en kırılgan yönüyle, baskı altındaki o dondurucu sessizlikle ilk kez yüzleşti. Sınıfında her şey huzur içinde ilerlerken, kapının aniden açılıp içeri resmi kıyafetli müfettişlerin girmesiyle Aria’nın kalesi sarsıldı. Müfettişin eğitim programının teknik detayları üzerine sorduğu soğuk bir soru, Aria’nın zihnindeki tüm kelimeleri bir kuş sürüsü gibi dağıttı. Panik, soğuk bir el gibi boğazına yapıştı; elleri titremeye, dili damağına yapışmaya başladı. Bedeni hala oradaydı, bir refleksle yanındaki çocuğun ayakkabısını bağlıyordu ama zihni tamamen karanlığa gömülmüştü. Üzerindeki otorite baskısı arttığında ruhu cam gibi çatlıyor, motor becerileri çalışsa da düzgün düşünme yetisi onu terk ediyordu. Bu olay, onun Barselona’daki kariyerinde derin bir iz bıraktı.
Tam bu içsel hesaplaşmaların ortasındayken, hayatına sarsıcı bir dönüm noktası girdi. Ailesinin aldığı ani bir karar ve uzak bir akrabanın sunduğu iş teklifi, onu Barselona’nın güvenli kucağından koparıp okyanusun ötesine, ışıkların hiç sönmediği karmaşık bir şehir olan Los Santos’a çağırdı. Bu taşınma kararı Aria için tam bir kaos demekti. Valizlerini hazırlarken bile o meşhur plansızlığı yüzünden en sevdiği kitapları Barselona'da bırakmış, Los Santos'a vardığı ilk gün havaalanının kalabalığında o tanıdık panik duygusuyla yeniden boğuşmuştu. Devasa binaların ve sert yüzlü insanların arasında kendini bir kez daha o masanın altındaki küçük kız gibi hissetti.
Burada kalmaya alışmaya başladığı dönemlerin tam ortasındayken hayatın belirsizliğinin ona tekrardan ağır bir tokat atacağını tahmin edemezdi, Los Santos içerisinde halk ağızından ve televizyon kanallarından yayılan bazı haberler onun dikkatini çekmişti. Bu kalabalık ve boğuk şehrin içerisinde bir salgın söylemi yayılıyordu.
Bu süreçte yayılan tek şey söylemler değil aynı zamanda "Salgın'ın" ta kendisi de oldu, zaman ilerledikçe sokaklar sessizleşmeye, ışıklar sönmeye başladı. Aria bu kabusun ortasında kalmış bir çocuk gibiydi, çaresizce aklına ilk gelen şeyi yaptı, kendini plansızca dışarıya attı. Üstüne doğru gelen sürünün farkına bile varmamıştı, ardına bakmadan koşmaya devam ederken çalıştığı yerdeki öğrencilerin anne ve babalarından oluşan bir veli grubu kendi aralarında toplanmış ve Aria'yı fark edip aralarına dahil etmişlerdi.
Bir süre bu grup kendi başlarına kayıplara rağmen hayatta kalmaya çalıştı, ilerleyen süreçlerde hem grubun içerisindeki insanlar zayıflamış hem de artık kayıplara karşın dayanacak güçleri kalmamıştı ki bir gün telsizlerden birinden bir duyum aldılar. Aria bu duyuma kadar paramparça haldeydi, onun çocuksu dünyası bu vahşetin içerisinde sağlıklı kalamayacak kadar hassastı ama direnmek zorundaydı. Duyum alındığında kalabalığın sevinç naraları Aria'nın yerinden sıçramasına sebep oldu, içindeki merak duygusuyla birlikte sesin geldiği yere gitti ve herkesin farklı aralıklarla "hazırlanmalıyız, yola çıkacağız." dediğini duydu. Gidecekleri yeri bilmiyordu lakin kalabalığa katılmak dışında başka çaresi de yoktu, hayatta kalma içgüdüleri olsa da zayıftı Aria; Kalabalıkla hareket etmeliydi.
Toplu şekilde ilerlediler. Önlerinde yaklaştıkça büyüyen duvarlar, duvarların ardından bakan askeri görünümlü insanlar gördüler. Aria bile bir an paniği bırakıp sevinmişti bu duruma. İçeriye girdiler ve soluklandılar. Sanırım artık Aria için kalabileceği bir yer mevcuttu...
Karakter Hikâyesi
